24 Haziran 2014 Salı

MUZAFFER OFLAZ

Muzaffer Oflaz

1947 yılında Kayseri ili, Bünyan ilçesine bağlı Karadayı (yeni adı KARATAY) köyünde doğdu, Karadayı Köyü İlkokulu, Bünyan Ortaokulu ve 1966 yılında Kayseri Lisesini bitirdi. 1967 yılında girdiği Yıldız D.M.M.A. İnşaat bölümünden 1972 yılında mezun oldu. Bir İnşaat firmasında işe başladı ve aynı ve aynı yıl Adalet Partisi İstanbul Merkez Gençlik Kolu Başkanı oldu. Bu görevlerine 1975 yılı temmuz ayına kadar devam etti. 1975 yılında kısa devre yedek subay olarak askerlik görevini tamamladı. Askerlik dönüşü 1972'de kurmuş olduğu inşaat şirketi ile devlet taahhüt işleri alarak iş hayatına başladı. 1976 yılında Türk Mühendisler Birliği yöneticiliğine seçildi, 1980 yılına kadar bu görevde bulundu. 1980 yılında Türk İnşaat Müteahhitleri İşveren Sendikası yönetimine seçildi. Bu görevini de 2000 yılı sonuna kadar Genel Başkan Yardımcısı ve Genel Başkan olarak 20 yıl devam ettirdi. Halen Onursal Genel Başkan .1990 yılında İstanbul Eğitim Vakfı yönetimine seçildi ve Başkan oldu. 1992 yılında Beylerbeyi Spor Kulübü Başkanı oldu. 1994 yılında Kayseri Spor Kulübünde ve İstanbul Kayserililer Derneğinde Başkan Vekili olarak görev aldı. 1999 yılında Kartal Spor Kulübünde Başkan Yardımcılığı yaptı.                                              
  Halen İstanbul Eğitim Vakfı Başkanlığı görevini yürüten Oflaz  bir dönem Kayserililer Derneği İstanbul Başkanlığı (TÜMKAYDER) görevini yürüttü. Tim-Se Danışma Kurulu Başkanlığı yapmaktadır. GS Spor Kulübü Kongre üyeliği, Çengelköy Spor Kulübü, Beylerbeyi Spor Kulübü, Kartal Spor Kulübü, Kayseri Spor Kulübü, Sipahi Ocağı , Kalamış Yelken Kulübü, Caddebostan Balıkadamlar Spor Kulübü, ayrıca Fazilet Kolejleri Okul Aile Birliği Başkanlığı yapmıştır.
Doğduğu köyünü  unutmayan Oflaz  2002 yılında kendi adına, projesi kendi tarafından çizilen ve yapımını da üstlendiği bir okulu  köyüne bağışlanmıştır.  İnşaat, Eğitim, Sağlık, Turizm ve Oflaz Vakfı da dahil dokuz şirketin sahibi evli ve iki erkek çocuk babasıdır.

23 Haziran 2014 Pazartesi

KAYSERİ'DE GİYİM KUŞAM




KAYSERİ YÖRESİNDE GİYİM-KUŞAM

      Orta Asya'dan Anadolu’ya göç ederek yerleşik hayata geçen Türk insanı, o zamandan günümüze kadar, bütün gelenek ve göreneklerini  korumayı başarabildiği gibi, Türk insanının yaşamında büyük bir önem taşıyan giyimini de, fazla bir değişikliğe uğratmadan korumayı bilmiştir. Giyim; genelde yaşanılan yörenin özelliklerini yansıtmakla beraber, yaşam koşullarını da yansıtır. Coğrafi özellikler, iklim şartları, yapılan işin şartları, inançlar veya ülkenin içinde bulunduğu durum (düşmanla mücadele), ekonomi vb.. durumlar bu özelliklere bir örnektir.
       Türk İnsanı Anadolu'ya yerleşene kadar,  geçtiği yerlerin ve yerleştiği bölgenin de kültüründen etkilenmiştir. O bölgenin insanlarından bir şeyler almış, kendiside onlara bir şeyler vermiştir.
       Kıyafetlerin bir bölümünün, Anadolu'nun eski uluslarından, bir başka bölümünün de Orta Asya kaynaklı Türk asıllı uluslardan, mesela; Göktürkler veya Hunlar’dan bizlere intikal ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında bugün yaşasın veya yaşamasın, kıyafet üzerinde bu tarihte kalmış ulusların zaman zaman bazı izlerini bulmak mümkündür. Renk ve semboller, damgalar ve işaretler birer örnek olarak sayılabilir. Bunlar bazen dekoratif motifler halinde, bazen de bu motifleri içine gizlenmiş olarak ortaya çıkabilir1.
      Anadolu'ya gelerek yerleşik hayata geçen insanlarımız yerleştikleri yörenin özelliklerine de uymayı bilmiş, giyimlerini de zamanla şartlara uydurmuşlardır. Güneydoğuda yaşayan insanlarımız sıcaktan korunabilmek için, başlarına poşu takıp, ayaklarına terlemeyi önlemek için, geniş şalvarlar giydiği halde, soğuk bölgelerde (Erzurum) yaşayan insanlarımız; kapalı, vücudu daha sıkı saran bir şekilde giyinmişlerdir. Ya da deniz kenarlarında (Ege'de) yaşayan insanlarımız  yarı kollu, "top don" yada "diz çakşırı" denilen dizlikleriyle (Efeler) dolaşmışlardır.
      İnsanlar içlerinde bulundukları durumlarını da  (iş durumlarını), giyim kuşama yansıtmıştır. Kadınlarımızın  iş görürken, önlük veya elbiselerinin kollarının kirlenmemesi için kolçak takmaları, hayvancılıkla uğraşanların, keçe - yamçı (ata binerken soğuk' tan korumak için) giymeleri gibi.
      Dört bir tarafımızın düşmanla çevrili olması, insanlarımızın düşmanla olan mücadeleleri de giysilerde kendini göstermiştir. Kuzeydoğuda veya batıda sürekli düşmanla karşılaşan (Artvin-Kars-Azeri-İzmir-Bergama-Ödemiş-Muğla Vs.) yörelerimizde; giysilerin bir asker düzeni içerisinde olması, giysilerde fişeklikler, bellerde hançerler, ellerde kılıç kalkanlarla kendini göstermiştir. Bu yörelerde bu durum oyunlara da yansımış, oyunların bir çoğu büyük bir disiplin içerisinde ve düşmanla olan mücadeleyi anlatmıştır.
       Halk arasındaki sosyal refah farkı ile yönetimde bulunanların giyim kuşamı da farklılıklar göstermektedir. Saray giyimi ve yönetimde bulunan kişilerin giyimi ile halkın giyimi Osmanlı İmparatorluğunda değişmiştir. Bunu çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz.
      Halkın keten, yün ve pamuk gibi hammaddelerden hazırladıkları kumaşlar sarayda, ipek, altın, gümüş telli iplik veya klaptan kullanılarak hazırlanmıştır2.
      Osmanlılarda giysi kumaşının olduğu kadar, renginin de bir anlamı vardır ve giyen kişinin, toplum düzeyini yansıtmıştır. Sarayda giyilen kumaş, biçim ve renkteki giysileri, halkın giymesi yasaklandığı gibi, her dini azınlığın giysisi ve giysinin rengi de ayrı olarak belirlenmiştir3
       Buna benzer bir ayırımın Kayseri'de de olduğunu, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde  görmekteyiz.
       “Büyükleri; saya, samur, zerduva, tilki boğazı, sincap kürk giyip, atlastan kaftan biçtirirler. Orta halli olanları; Üsküdar ve Londra çukası, boğasi kaftan giyerler. Karıları sivri takke giyip üzerine ezar bürürler4.”
      Ayrıca Mir'at-ı Kayseriyye'de yöremizin giyim kuşamıyla ilgili güzel bir örneğe rastlamaktayız.
      Cebeci Bayraktarı Sarımsaklı (Bünyan) Ahmed Ağa 1730 yılı şark seferine katılmış. Bu dönemde Patrona Halil ayaklanmasına katılan Kayserili Kulaksız Hüseyin'de Ahmed Ağa'nın bayrağı altında sefere katıldığı için İstanbul'dan soruşturma için gelen memurlar, bu zatı bulamayarak mallarını zaptedip satın almışlardır. Daha sonra bu mallar açık artırma ile satılmış. Bu mallar ve giysiler aşağıda çıkartılmıştır.

      Aynalı kebir (büyük) bıçak-Def'a aynalı sagir (küçük) bıçak-Kırmızı sim düğmeli Ağa nimteni (mintan)-Fıstığı mercan düğmeli Ağa nimteni-Mai salcı nimteni-Kırmızı şal-Mor şal-Zümrüdi şal-Beyaz fes-Duhan çubuğu (ağızlık)-Fıstığı sim şeritli salcı nimteni-Müstemel çuha piyade şalvarı-Hurç heybesi-beyaz kabzalı kılıç-Kırmızı çuhaya kaplı nâfe, kantuş kürk-Karabina-Mai çuhaya kaplı kürk ile teymur koparan-Mai mercan düğmeli bağar yeleği-Mai çuha şalvar-Atlı şalvarı köhne-Camuz ineği (manda)-İzmir bıçağı.
      Yukarıda anlattığımız iklim şartları, iş durumları ve sosyal şartlar ilgili özellikler, yöremizde de pek farklı değildir. Günümüze kadar geçmişin bütün özelliklerini korumuş, günümüzde de bazı köylerimizde halâ bu geleneği devam ettiren insanlarımız vardır. Yaşlı olan insanların farklı, genç olan yeni evli insanların farklı veya bekar olan insanların farlı giyinmeleri ve içlerinde bulundukları durumları giysilerle belli etmeleri, folklorumuzun bir zenginliğidir. Yeni evlenen bir kadının baş örtüsünün rengi, bağlama şekli ya da bekar bir kızın, baş örtüsünün rengi, bağlama şekli bile farklıdır. Hamile olan bir kadının bu durumunu etrafında bulunan insanlara, başını değişik bir baş bağlaması ve baş örtüsünün rengiyle belli etmesi bile giyimin bir dilidir. Bu dil inançlarda da geçerlidir. Giyiminde kullandığı, aynanın nazarı önlediğine ve nazarı değecek olan kişiye geri gönderdiğine inanılır. Ayrıca ayna sağlık ve ferrahlık anlamına gelir. Giysiler üzerine nazardan korunmak amacıyla takılan nazarlık ve buna benzer daha birçok  inançlarımız var.
      Ahmet Özerdem, Karaözü folkloru ile ilgili kitabında6; bu yöremize ait giyim-kuşam üzerine günümüze kadar devam eden bir geleneği şu şekilde anlatmaktadır:
      “Düğün hazırlığını daha çok oğlan evi yapardı. Geline kutnudan veyâ çuhadan sırmalı bir salta (yelek).İki adet üç etek. Ayağına ayakkabı (yemeni, kesik, kundura). Topuğuna kadar uzanan en güzel kutnu  ya da pazenden astarlı “don” (tuman). Dört metreden çubuk çubuk astarlı , astarına kaput  ya da basma geçirilen “makaslı” üç etek, Sivas tiresi’ de denir. Elden dokuma yün bir önlük. Beline elden dokuma kuşak. Başına poşu. Fes (poşu fesin üzerine bağlanır). Koluna iki yüzlü , bir yüzü al, öbürü mavi basmadan yapılmış “kolçak” yaptırılırdı”
      Gelin giyimini bu şekilde tanıtan Özerdem, damat giyimini de şu şekilde tanıtmaktadır.

    “Gelin iki çift çetik, iki çift dizleme (diz kapağa kadar uzanan çorap), iki “işlik” (gömlek), iki paçalı don, iki köynek dikerdi. Bunlar “bey” (damat) ve “sağdıç” güreş günü harmana çıkmadan önce banyo yaptırıldıktan sonra giydirilirdi.”
      Tüm yukarıda belirttiğimiz giyim konularının dışında yöremizde  bölgeler ve topluluklar arasındaki farklar da, giyim-kuşama yansımaktadır. Uzunyayla havalisinde yaşayan Çerkezler ile yine Pınarbaşı’nın Pazarören havalisinde yaşayan Avşarlar arasındaki giyim-kuşam, topluluklar arasındaki giyim-kuşama en güzel örnektir. Yine bölgeler arasındaki farklarda giyim–kuşama yansımaktadır. Sarız ilçesinin köyleri ile İncesu ilçesinin köyleri arasındaki giyimi inceleyecek olursak, bu farkı açıkça görürüz.



      2-HALK OYUNLARINDA  GİYİM-KUŞAM

      Halk oyunları deyince, yörenin bütün kültürünü yansıtan mimik ve oyun hareketlerinin yanı sıra, günümüzde oyuncunun giydiği giysinin de geçmişin bütün özelliklerini yansıtması gerekir. Giysi deyip geçmemek lazım. Ne yazık ki yöremizde halk oyunları giysileri, yöremizin geçmişini tam olarak temsil etmemektedir. Her kurum, kuruluş ya da kişiler, oyuncuya giysi giydirirken, o giysinin o yöreye ait olup olmadığına bakmıyor. Kendince yakışanı veyâ başka yörelerde gördüğü süslü, görünümü güzel giysileri, Kayseri yöresine mal etmeye çalışıyor. Bizce bütün bunların sebebi; halk oyunlarıyla uğraşan kurum kuruluş ve kişilerin bir araya gelip, araştırma yaparak bir yöre giysisi ortaya koymamasından kaynaklanıyor. Yalnız geçtiğimiz yıllarda Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda bir arşiv belgesi istemesi ciddi bir adım oldu. Konuyla ilgilenmeyen sıradan bir insan bile, iki veya üç halk oyunları ekibi seyrettiği zaman, her izlediği ekibin giysilerinin farklı olduğunu dile getiriyor. Umarız bundan sonra ciddi bir çalışma ile bu konudaki sorunlar giderilir.
      Gelişen dünyanın getirdiği evrenselleşme artık günümüzde bütün bu yukarıda saydığımız özelliklerin yok olmasına neden olmaktadır. Bizlere düşen görev halk oyunlarımızla birlikte yaşayan giyim kuşamımıza daha da sıkı sarılmaktır.
      Sizlere aşağıda vereceğimiz yöre giysileri ile ilgili bilgi, Milli Eğitim Bakanlığının, Kayseri yöresinin, halk oyunları ve giysileriyle ilgili istemiş olduğu arşiv belgesi oluşturulması amacıyla kurulmuş olan komisyondan alınmıştır7.



      3-KADIN GİYSİLERİ

      1-Başa Giyilenler: Fes, Gümüş tepelik ve üzerinde Gazi (altın) dizmesi, Poşu, Pullu yazma, Yanlık (ayaklı altın), Saç örgüsü (belik) boncuklu.
      2-Sırta Giyilenler: Gömlek (işlemeli hakim yaka, kol ağızları da işlemeli), Üç etek (kutnu, çiçekli kadife, çuha), Dolama etek, Cepken, Şal kuşak, Şalvar, Hırka, Salta, Entari, Bindallı, Yelek (kuşlu, aynalı ve işlemeli),  Önlük (cicim dokumalı kilim, Könçek adı verilen şalvar, Arkalık (Bazı yörelerimizde iş görülürken kolçakta kullanılmaktadır.)
      3-Ayağa Giyilenler: Yün çorap (kendinde nakışlı),  Potin,  Kundura ve Yemeni.
      4-Takılar: Küpe (Altın ve gümüş), Fese Gazi dizmeleri, Gümüş kemer, Gümüş toka, Gümüş bilezik.
      5-Süsleme: Allık, Sürme, Kına yakma


      4-ERKEK GİYSİLERİ

      1-Başa Giyilenler: Fes, Poşi (beyaz), Papak (Keçi tiftiğinden yapılan)
      2-Sırta Giyilenler: Hakim yaka gömlek (beyaz patıska), Diril gömlek (buna işlikte denir), Camedan (kollu kolsuz), Sako (ceket), Cepken, Meşlek (sıma nakışlı), Trablus kuşak, Şalvar (Kumaş ve çuhadan dolama şalvar), Yelek
      3-Ayağa Giyilenler: Kundura, Yemeni, Çarık, Dizleme, Yün çorap (kendinden nakışlı).
      4-Aksesuar: Çevre, Gayretlik, Gümüş Kemer, Mendil, Köstek, Fişeklik



     5-YÖRESEL GİYSİLERİN TANIMI VE YÖRE AĞITLARDAKİ YERİ

      Günümüzde bazı köylerimizde, yukarıda verdiğimiz giyim kuşama bezer şekillerde giyinen insanlarımıza rastlamak mümkündür.
      Yöremizde giyilen  bu elbiselerin giyiliş şekli, süslemeleri ve kullanılış amaçları hakkında; Kayseri yöresine ait ağıtlar yardımı ile de  kısa bilgiler vermek istiyoruz.
      İşlik (İçlik): İçe giyilen iç giysisidir. Türkler İçe giyilen elbiseler için "işlik" tabirini kullanırken dışa giyilen elbiselerine "don", "taşkı ton=dışa giyilen don8" tabirini kullanmışlardır. Hatta bu tabirin günümüzde dahi kullanıldığını görüyoruz. Aşağıdaki ağıtlarda kullanılan "don" kelimesi buna en güzel örnektir.

           Maraş'tan aldım donunu
           Görmedi baba gününü
           Geri dönün siz hanımlar
           Görem gızımın tenini9.

           Emineme derler kemik veremi
           Yunduğunda dayısının öranı
           Her ana doğurur mu Eminem gibi ceranı
           Eminem Eminem gelin Eminem
           Gelinlik donunu gey de salın Eminem10.

      İşlik, bayanlarda sırttan yarı, erkeklerde de önden tam düğmeli bir çeşit gömlektir. Yakasız ve uzun kollu, kol ağzı bileksizdir. Değişik renklerde olabilir.

           Sarıkamış altın bulak
           Suvanlı'yı biz ne bilek
           Bizim uşak kıytık gezer
           Ağ işlikte, kara yelek11

           Tokalıdan işlik giymiş
           Öznesin oğlum öznesin
           Anşe bana darılıyor
           Ben anayım sen dezzesin12

      Göynek-Köynek-Gömlek: Buna "İşlik" adı da verilir. Uzun kollu, yuvarlak yakalıdır. Erkeklerin giydiği gömleklerin önü boydan düğmeli olmakla beraber, bayanların gömlekleri sırttan veya önden bir kaç düğmeli olabilmektedir. Gömlekler, genelde hakim yaka olup, düz yakasız olanı da mevcuttur. Yaka kısımları ile önde açık olan kısımları, sim ve iğne oyasıyla süslüdür. Gömleklerin kadınlarda da erkeklerde de boy hizası kalçaya kadardır.
      Kadınlarda üç etek entarilerin altına giyilen gömleklerin işlemeli kol ağızları ve yaka kenarları entari içerisinden görülecek şekildedir.
      Köy kadınlarında  tokalı denilen patiskadan yapılmış yuvarlak yakalı göğüsleri işlemeli gömlekler çok görülür. Arkadan düğmeli ön göğüs kısımları pensli "Nervür" denilen baskılı süsleme vardır.

           Saba ulu bayram günü
           Kurbanını kesen olmaz
           Güvenme kadan' alıyım
           El yetime köynek olmaz13.

      Yelek: İçlik veya gömlek üzerine giyilir. Kolsuz, düğmeli veya düğmesiz olabilir. Kayseri'de genelde önden üç, dört düğmeli kol kenarları ile boyun ve alt kısmı sırma işlemelidir. Ön kısmında iki veya üç cep bulunur. İç kısmı genelde astarlıdır. Ön kısmı düğmelere kadar "V" şeklinde olup düğme kenarları da sırma işlemelidir. Genelde erkekler tarafından kullanılır.

           Ona yıldırım düşünce
           Yağmur yağmış gölek gölek
           Bakın hele emmileri
           Ağlı işlik gara yelek14.

           A İşlik de kara yelek
           Gökçek kızımın örneği
           Kızlara kurban oluyum
           Yurtluk kızların döneği15

      Fes / Fers: Anadolu’da,  Cumhuriyetten önce kavuğun yerini alarak askeriye de kullanılmaya başlanan ve halk arasında yaygınlaşan fes, yöremizde daha çok  erkeklerde sivri kalıp, bayanlarda düz fes şeklinde giyilmiş olup; genelde bordo renklidir. Ülkemize XVI. asırdan sonra Fas' tan gelerek giyimde yer edinmiştir, ve adını da buradan almıştır. Dikişsiz olarak keçeden yapılanları çıktığı için eski giyimin yerini kolaylıkla almıştır. Sarıklı veya sarısız olarak kullanılabilir. Erkekler de üzerine beyaz, kimi zaman renkli poşu (sarık) dolanarak kullanılır. Bağlanan bu sarık yandan bağlanarak uç kısımları kulağa doğru sarkıtılır. Bayanlarda ise üzerine tepelik konularak bir yazma ile örtülür ve üzerine değişik renklerde iki poşu dolanarak bağlanır. Kayseri'nin kimi yörelerinde fes'e "fers" adı da verilmektedir.

      Kadınlarda, başa giyilen  feslerin alın kısmına gelen yerin kenarlarına, daha çok genç kız ve gelinlerde altın dizilir. Dizilen bu altınlar, genç kızların zülüfleri ile karışarak ortaya hoş bir görüntü çıkar.

           Hasan gitti, Çerkez gitti
           Kalan ederler barışık
           Ağla sunamın gelini
           Altın zülüfe karışık16

      Kimi zaman bazıları, fes yerine 3-4 parmak genişliğinde mukavvadan yapılmış "eropçin" giyerler.

        Hele Osman'ım deli Osman'ım
        Dini ayrı gavurlar ağlar
        Gara kekil mor fesine
        Gülgülü kefiye bağlar 17

        Farı deli gönlüm farı
        Kadanı alıyım karı
        Seninde oğlun varıdı
        Fes gülgülü, yağlık sarı18



      Tepelik: Yöremizde genelde Sarıoğlan, Pınarbaşı, sarız  taraflarında rastlanan bir çeşit başlıktır. Gümüş olabildiği gibi, kenarlarına altın, gümüş paralar ve bazı değerli taşlarda takılmaktadır. Tepelik fes üzerine bir poşu ile bağlanarak süsleme amaçlı kullanılır. Gümüş tepelikleri daha çok zenginler giyerken, fakir olanlar çok ince tahtadan tepelik yaparlar.
      Poşu (Sarık) : Bir metreye yakın kare şeklinde kenarları püsküllü, desenli, ipek, yün ve pamuktan dokunmuş türleri bulunan poşu; baş bağlamada kullanılır. Güneydoğu bölgemizde daha çok erkeklerin de kullandığı poşu, Kayseri'de  daha çok fes üzerine bağlamak amacıyla kullanılır. Kadınlarda renkli erkeklerde ise fes üzerine sarılan poşu genelde sade (desensiz) ve beyazdır. Özenli bir şekilde oklava şeklinde sarılarak başa bağlanır.

           Döndü'ye kurban oluyum         Kadan' alıyım Fadime
           Döndüm geldi kırcıyınan          Anan kurban ben de kurban
           Döndü’ye beklik takarım         Yüzüne poşumu örttüm
           Ucu telli poçuyunan19             Üstüne bürüdüm yorgan20


Bünyan’a ait Navruz gelin türküsünde ise poşu şu şekilde geçmektedir.

   Poşunu eğdirmişsin
   Kaşına değdirmişsin
   Pek de güzel değilsin
   Gendini sevdirmişsin

Yazma-Yağlık: Kimi yörelerimizde yazmaya yağlık adı da verilir.  Kare şeklinde kenarları renkli pullarla örülmüş, basma desenli bir baş örtüsüdür. Fes üzerine bağlanarak veya fessiz bağlanarak kullanılır. Kenarları iğne oyalı veya tığ oyalı yazmalarda mevcuttur. Gündelik baş bağlamak amacıyla kullanılır. Sarıoğlan'a bağlı bazı köylerde baş üzerinden bağlanan ve ayaklara kadar uzanan bir yazmanın üzerine tekrar ikinci bir yazma başa dolanarak bağlanır, üzerinden bir poşu sarılır. Arkadan sallanan yazma ise önlük kuşağı ile bağlanır. Burada kullanılan baş örtüleri  daha çok sade ve siyah olmakla beraber yaşlı kadınlar tarafından daha çok kullanılır.

           Yemen'in de ardı dağlar
           Yağlığını kıvrak bağlar
           Koyurun da Musa'm gelsin
           Yemen de oturan beyler21.

      Yapık: Kadınlarda başa bağlanan baş örtüsüdür. Bünyan köylerinde daha çok kullanılır. Renkli ve beyaz olanları vardır. Kenarları genellikle çiçek işlemelidir.

      Yaşmak: Düz beyaz baş örtüsüdür. Kenarları pullu ve oyalıdır.

           Benim oğlum ergen öldü
           Gönlüm hep daş lı kayalı
           Dokuz gız gelin ederim
           Başları pullu oyalı21.

      Kefiye: Sarı, mor renkli kendinden işlemeli ve desenlidir. Yazmadan daha geniştir. Yaşlı kadınlar daha çok kullanırlar.

           Mor kefiye boyamadım
           Ben çobana doyamadım
           Hep kuşlarla yuva yapar
           Bir kuş kadar olamadım

      Cepken: Çuha, ipek atlas ve kadife kumaşlardan yapılan, kollu ve kolları sarkık bir durumda, yırtmaçlı, gümüş sim ve sarı simle süslenmiş yakasız bir kıyafettir. Önü iliklenmeden giyilir. Bel kısmı kısadır. Bel kısmının kısa olmasının amacı bele sarılan kuşağı göstermektir. Gündelik olarak giyilenler olduğu gibi özel günlerde de giyilenleri mevcuttur.
      Cemedan: Çapraz düğmeli, kısa kollu, önü kapalı, üstü sırma veya ipekle işlenmiş bir çeşit kısa yelektir. Eskiden potur ve şalvarın üstüne giyilirdi.

           A işlik kara cemeden
           Kim var bunun boyağında
           Çoban olup dana gütsem
           Çördüklü'nün  koyağında23

                                                 
      Meşlek: Erkek giyiminde, cepkenlerin bol nakışlı olanlarına verilen isimdir.
      Şal: Kadınların omuzlarını örtmekte kullandıkları uçları püsküllü,  genelde çizgi desenli bir tür dokuma atkıdır. Bünyan ve çevresinde sıkça kullanılmaktadır. Halk oyunlarında pek kullanılmaz. Desen ve biçim olarak şala benzeyen kuşaklarda mevcuttur. Güneydoğu bölgemizde (Gaziantep gibi) bu tür kuşaklar aynı zamanda sıcaklardan korunmak amacıyla başa da örtülebilmektedir.


      Şalvar: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türklerin savaşçı bir millet olması ve ata binmesi nedeniyle, Türklerde pantolon giymenin bir gelenek olduğunu ve Hunlar’dan önce pantolon olmadığını belirtiyor24. Zamanla giyilen bu pantolonlar kullanım şartlarına ve iklim şartlarına göre değişmiş hele Anadolu gibi dört mevsimin bir arada yaşandığı ülkemizde bu iklimlerin etkisi ile daha geniş bir yelpazede yer alarak bölge bölge ayrımlara uğramıştır. Adana gibi sıcak bir iklimde bacakları sarmayan bol paça şalvarlar tercih edilirken, Erzurum gibi soğuk bir iklime sahip olan yerlerde bacakları sıkı sıkıya saran zıvgalar tercih sebebi olmuştur. Kayseri gibi İç Anadolu bölgesinde yer alan bir iklimde ise,  bacaklarda biraz daha bol duran ve paça arası Adana’daki gibi daha geniş olmayan türler tercih edilmiştir.
      Genellikle şalvarların ağları bol olduğu halde yöremizde soğuk iklimlerde giyilen şalvarla da olduğu gibi ağı çok bol değildir. Kadın giyiminde lastikli olan şalvar, erkek giyiminde bele uçkurla bağlanır, yan tarafları çizgi halinde sırma işlemelidir. Kadın giyiminde ise şalvar pazen, basma, çuha gibi kumaşlardan çeşitli renk ve desenlerde ve nakışsızdır. Erkek giyiminde  rengi genelde siyah olduğu gibi değişik renkleri de mevcuttur. Erkek giyiminde şalvarlar düz potur veya elifi şalvar şeklindedir.

           Gara şalvar bacağında
           Yaşar güccük gucağında
           Hemen bekle Arife Bacı
           Bıdıkların Ocağında25

           Çuha şalvar bacağında
           Hacı Osmanı gucağında
           Böyle yiğit türemedi
           Şu Ayanlı ocağında26

   Sarıoğlan ve Akkışla gibi ilçelerimizde yaşayan Türkmen erkekleri ve kadınları, eskiden kendi el tezgâhlarında dokudukları “doğnuk” adı verilen bir tür şalvar giymekte idiler, fakat bu gelenekte artık kaybolmaya yüz tutmuştur. .
      Hırka: Önden düğmeli, yakasız, kollu veya kolsuz olabildiği gibi kısa ve uzun (dervişlerin giydiği üst giysisi) olanları da mevcuttur. Bazı hırkalarda nakışta görülebilir. Eski zamanlarda çoğunlukla yünden örülmüş üst giysisi olarak bilinen hırka, artık günümüzde nadir olarak yün kullanılarak örülmektedir.
      Salta: Bir tür kısa cekettir. Yakasız, iliksiz, kolları bolcadır. Kadife veya ipek atlas kumaştan yapılır. Kol kenarlarına tek motif yerleştirilirken, kol ağzı açık ve yırtmaçlıdır. Ön ve arka kısmı gümüş sim veya sarı simle tamamen kabartma bir motifle işlenmiş olanları mevcuttur. Özel günlerde taze gelinler tarafından kullanılan bir giysidir. Daha çok entari üzerine giyilir.

           Çuha seko, sırma salta
           Sallan babamoğlu sallan
           Köyler imtihan oluyor
           Dillen babamoğlu dillen27

      Sako: Erkeklerin giydiği bir tür uzun cekettir.  Pınarbaşı, Sarız yörelerinde Avşarlar çok giyerler. Çuha kumaştan yapılanları gözdedir. Avşarlar arasında "seko" adıyla bilinir. Ceketten biraz uzundur ve dize kadar uzanır. Setre pantolon üzerine giyilir, günümüzdeki cekete nazaran daha geniş, bol ve cepsizdir. Nişan, düğün, bayram gibi günlerde giyilir ve koyu renk kumaştan yapılanlar revaçtadır.

           Ağlı zıbın sarı seko
           Donu benziyor nergize
           Unutma ha babamoğlu
           Selam gönder güccük kıza28.

                                   
      Entari-Antari: Tek parça bir kadın elbisesidir. Pazen, kutnu, basma, kadife ve meydanî Şam adı verilen  kumaşlardan oluşan, uzun kollu, önden veya sırttan iki üç düğmelidir. Günlük elbise olarak kullanılır. Etek kısmı genelde diz altına kadardır. Omuzlar penslidir.
      Şehir merkezinde kadifeden yapılmış olanlar yaygındır. Mor, al, fıstığı denilen renkler yaygındır ve çoğunlukla sim işlidir.
      Köylerde ise basma, pazen, patiska kumaşlardan dikilmiş olan entariler yaygındır. Genç kızlar, "grepdüşen" adı verilen kumaştan entariler giyerler. Entarilerin ikisinin de beraber üst üste giyildiği göze çarpar.

      Entarilerin boyun kısımları, köylerde oval, şehir merkezinde "V" şeklindedir.
      Kimi entariler, soğuğa dayanıklı olması amacıyla astarlıdır.

           Al antari arhasında
           Döner evin ortasında
           Ne dedidin gelin Hacca
           Şo oğlanın okesinde29

      Bindallı: Aynı entari gibi tek parçadan oluşur. Anadolu ve yöremizde genellikle mor  veya kırmızı kadife üzerine yaka kenarları ince su işlemeli, kol ve beden kısmı ise sarı sim ile kabartma işlemeli dal, yaprak ve çiçek motiflerinden oluşur. Kolları bolcadır. Etek kısmı ayaklara kadar uzanır. Özel günlerde giyilir.

      Önlük: Günümüzde halk oyunları ekiplerinde daha çok, cicim dokumalı kilim olanlarına rastladığımız önlük, gündelik olarak, Anadolu’da ve yöremizde iş görürken, elbiselerin kirlenmemesi için belden aşağıya (diz kapak altı veya ayaklara kadar) bağlanan bir örtüdür. Renkleri genelde koyudur. Kumaş olarak kullanılanların kenar kısımları sırma işlemeli, ön kısmında bir kaç küçük desen ile küçük bir cep yer alır. Kilim olarak kullanılanlarda küçük filiklerin (Başı bağlandılar) yer alması kullanan kişinin nişanlı olduğunu gösterir. Kayseri de kullanılan kilim dokumaların motifleri köşeli geometrik desenlerden oluşmaktadır.

           Gardaşı vurdum ganıya
           Düştüm ganının özüne
           Yolda yorgan bulamadım
           Önüğüm öttüm yüzüne30

      Sarıoğlan ve Akkışla ilçelerinde yaşayan Türkmen kadınlarının önlerine bağladıkları, bir tür kırmızı veya mavi önlüklere “dolama” adı verilmektedir.
      Arkalık: Aynı önlük gibi belden aşağıya bağlanarak kullanılan arkalık, elbiselerde bulunan yırtmacı örtmek  veya yere oturulduğu zaman elbiselerin kirlenmesini önlemek amacıyla kullanılır. Daha çok kilim olanları kullanılır.
      Dolama etek: Eski zamanlarda daha çok kutnu kumaşlardan yapılan dolama etek, günümüzde pazen ve basma kumaşa dönüşmüştür. 3 - 4 metre genişliğinde olur. Etek şeklinde giyilir ve etek kısımları bele dolanarak üzerine kuşak bağlanır.

           Dolamanın bağın' taktım
           Kaldırdım boyuna baktım
           Alişir'in anas' ölmüş
           Gayri ben Allah'tan korktum31

      Üçetek: Günümüzde kullanımdan hemen hemen kalkmış olan üçetek daha çok halk oyunları ekipleri tarafından kullanılmaktadır. Normalde tek parça olup, etek kısmı üç parçaya ayrıldığı için üç etek ismini almıştır. Yakası "V" biçiminde olup, ön kısmı tamamen açıktır. Bir kemer veya kuşak yardımıyla ön kısmı kavuşturularak kapatılır. Etek boyu ayaklara kadardır. Etek parçalarının biri arkada ikisi de önde yer alır. Gömlek ve şalvar üzerine giyilen üç eteğin önde bulunan iki parçası katlanarak kemer  veya kuşak altına sıkıştırılarak kullanılabildiği gibi, katlanmadan da kullanılabilir.

           Işıkdağı kar yatağı
           Binboğa sümbül biteği
           Ahmet okumaya gitmiş
           Üçürdüm bağla eteği32

      Yöremizde daha çok çuha, kadife ve kutnu kumaştan yapılan üç eteğin diğer bölgelerde, ipek atlas, şitari, altıparmak, ve canfes kumaşlardan yapılanları mevcuttur. Daha çok koyu renkler tercih edilirken, bu renkler mor, vişne çürüğü, kömür siyahı gibi renklerden oluşmaktadır. Genelde içi, tamamen kırmızı veyâ mor bir astar kumaşla kaplıdır. Kol ve yaka kenarları ile etek kenarları sırma yada ipek işlemeli olabilir.
      Osmanlı saraylarında, cariyelerle kalfalarında giydiği üç eteğin dilim sayısı Abdülmecit döneminde ikiye indirilmiştir. Anadolu’nun bazı yörelerinde özellikle Türkmen kadınları tarafından bugün de kullanılmaktadır. Ege bölgesi Türkmenlerinin giydiği deyre de bir tür üç etektir. Deyre’nin arka dilimi biraz daha geniştir ve topuğa kadar iner; ön dilimleriyse diz kapağının üzerinde kalır.

      Misso: Genelde eteklerin altına giyilen ince yünden tığ ile örülen
Kadın giysisidir. Bünyan’da buna “miso” adı verilmektedir.

      Potin-Kundura-Postal-Çarık:  Günümüzde daha çok kundura olarak elde üretilen, ya da tezgâhlarda bazen el değmeden üretilen ayakkabıların, geçmişte yemeni, postal, çarık, dolak (bir tür çarık) olarak kullanılanları artık pek kullanılmamaktadır. Daha çok halk oyunları ekiplerinde rastladığımız bu ayakkabılar, geçmişte basitçe bazı hayvanların gönlerinden yapılarak kullanılmaktaydı. Daha çok inek ve camız gönünden yapılan bu postal ve yemenilerin nakışlı olanlarını, daha çok zenginler ve devlet adamları giymekteydi.
Postal veya yemeni olarak yapılacak gönler; 2 - 3 gün suda bekletilir daha sonra bu bekleyen gönler mumlu iplikle dikilir, dikilen gönler bir değnek yardımı ile içe geçirilerek döndürülür. Döndürüldükten sonra kalıba konur, kuruduktan sonra kalıptan çıkartılır ve kullanıma sunulur.  Nakışlı  postal ve  yemeni  günümüzde halâ Maraş, Antep ve Silifke yörelerinde yapılmaktadır. Tabaklanmamış sığır derisinden yapılan çarık ise, üst kenar deliklerine geçirilen deri şeritle ayak bileklerine sıkıca bağlanarak kullanılır.

           Ayağında sarı kesik                       Şura değil bura değil
           Çekedi söğüde asık                        Çarık giyim de arayım
           Çağırdımda seslenmiyor                 Gardaşın saçı dolaşmış
           Yedi benlim bana küsük34.            Tarak verin de tarayım35

      İhtiyarların daha çok papuç veya mest giydikleri dönemde gençler ise fotin adı verilen, çizme şeklinde uzun deriden yapılmış ayakkabılar giyerlerdi. Gene bu dönemde, ökçesi kabara çivili çizmeyi andıran çizmeden kısa sivri burunlu, düğünlerde gelinlerin ve genç kızların giydiği galice potin36 mevcuttu.


           Körüklü çizme giyer de              Ayağına çizme giymiş
           Söz anlatırdı valiye                      Yürürken yerler yarılır
           Babamın yerine koydum               Avlunun kapısın' örtün
           Kurban oluyum Ali'ye37              Görür de bize darılır38

      Yöremizde, Ucu sivri ve topuklu  olan yaylı potin, kalın siyah lastiğin içinde erkekler tarafından giyilen mest lastik ve ökçeli mest gibi olup, daha çok ihtiyarların, eskiden mest üzerine giydikler altı yumuşak meşinden veya köseleden , yanları içten dikişli, geniş ağızlı, kısa ve bol konçlu ayakkabılar ile, kadınlara mahsus bir papuç olan ve lapçin, edik veya çedik adı verilen ayakkabılar da mevcuttu. Artık bunları günümüzde azda olsa ihtiyarlar hala giymektedirler.

           Edik giyer içi mesli
           Gelini yok durna sesli
           Horasan'dan söküp gelme
           Ocak zade bunun adı39

      Fişeklik-Gayretlik: Düşmanla mücadelenin bir simgesi olan fişeklik ve gayretlik, Azeri ve Artvin giysilerinin üzerinde, fişeklik olarak daha çok karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde de hala bu giysilerde kendini gösteren fişeklik, yöremizde eski zamanlarda kullanılmasına karşın günümüzde halk oyunları giysilerinde de olsa kullanılmamaktadır. Eski zamanlarda daha çok Bünyan ve Pınarbaşı'nda  gayretlik ile birlikte rastladığımız fişeklik, üzerine tüfek ve tabanca fişekleri geçirilip bele asılarak  veya omuzdan bele çapraz geçirilerek kullanılırdı. Gayretlik ise beyaz bir kumaştan bele dolanarak, "altıpatlar" adı verilen  tabanca  ve hançer takmak amacılıyla kullanılan bir tür kuşaktır. Ayrıca erkekler üzerlerinde sürekli olarak  köstek ve kapaklı "demiryolları saati" bulundururlar, bunu da kösteğin zincirini yeleğin bir tarafından öbür tarafına doğru yay şeklinde sallandırarak kullanırlar, saati ise yelek ceplerine sokarlardı. Kimi zaman bu saatlerinde deri veya kumaştan özel kılıfları bulunurdu.

           Altıpatla gümüş saat                 Hep kırılın Çördüklüler
           Direkte asılı kaldı                        Bizim oda yaslanıyor
           Düğün asbabını kestirdim            Altıpatlar, gümüş saat
           Sandıkta basılı kaldı40.              Eşim yok da paslanıyor41.

      Mendil (Çevre): Küçük kare şeklinde kenarları sırma veya tığ oyası işlemeli, üzerinde küçük iğne oyası desenleri bulunan aksesuarlardandır. Erkek giysilerinden, yelek veya cepkenin göğüs ceplerine uç kısmı dışarıdan görülecek şekilde katlanarak konur. Erkeklerde kullanılan çevrenin süslemesi ve nakışları az olur. Renk beyazdır. Kadınlarda ise değişik renklerde olabilir. Günümüzde halk oyunlarında erkek oyuncuların göğüs cebinde yer alan mendil, aynı zamanda oyuncuların ellerinde tül mendil şeklinde yer almaktadır.

           Halayın başında durur
           Mendilini sallar şöyle
           Kalk pehlivan gidek dedim
           Gurubelde soğuk yayla42.

      Kolçak: günlük olarak giyilen elbiselerin, kollarının kirlenmemesi amacıyla genelde koyu renklerden dikilen iki ucu da lastikli bir giysidir. Daha çok Avşar köylerinde kullanılır.

           Ağ golçak giyer goluna
           Ne güzel sağardı koyun
           Yarın bahar gelincaz
           O zaman oynarım oyun

      Bürüncük-Bürük-Çar: Aslında kadın baş örtüsü olarak bilinen bürüncük, halk arasıda  çarşaf olarak ta bilinmektedir.  Bürüncük kadınlar tarafından sokağa çıkarken örtünmek amacıyla kullanılır. Ham ipek ve atlas kumaştan, çok geniş bir şekilde dokunur. Eskiden daha çok kare makarna şeklinde desenlere sahip açık renklerde olanları kullanılmakta idi.
      Köstek: Bütün yörelerde karşımıza çıkmasına rağmen, zengin bir folklora sahip olan Bünyan yöresinde halk oyunları giysilerinde belirgin olarak gördüğümüz köstek saat, kılıç ve anahtar gibi şeylerin ucuna takılan bir zincirdir.
      Belik: Süsleme amacıyla kullanılan belik; siyah orlon veya yünden Saç şeklinde örülerek saçları uzun göstermek amacıyla kullanılır. Aralarına veya uçlarına değişik renklerde boncuklar konur. Daha çok Avşar köylerinde kullanılır.
      Dizleme Çorap: Diz kapağına kadar olan yünden örülme, kendinden nakışlı bir çorap. Genelde kışın giyilir. Yöremizde daha çok beyaz yünden örülen çorap, örülürken aralarına çeşitli renklerde yün ip karıştırılarak desen oluşturulur. Pınarbaşı, Sarız, Tomarza gibi yörelerde daha çok rastlanmaktadır.
      Tuman: Eskiden diz donu da denilen bir çeşit külottur. Yarım şalvar biçiminde olup paçaları daha çok dize kadar uzanır. Diz altı olanları da mevcut olup paça kısmı bağcıklı veya lastiklidir. Kumaşı patiska veyâ bezden olup daha çok kadınlar tarafından giyilmektedir.
      Kuşak: Bele sarılarak dolanan, kare şeklinde kilim desenli,  uçları püsküllü olabildiği gibi, sade renklerde, 20 - 25 cm' eninde ,  1.5 - 2 m  boyunda bele dolanarak kullanılan ve “Trablus kuşağı” adı verilen çeşitleri de mevcuttur. Trablus kuşakları bele 4-5 kez dolanarak çok sıkı bir şekilde bağlanarak kullanılmaktadır. Erkeklerde  değişik bir görünüm sağlayan kuşakların arasına, para kesesi, tütün ve sigara takımı, tespih, kama ve mendil vs.. gibi sık kullanılan araç gereçler konulur.

           Yürüyün Avşar uşağı
           Dığrak bağlayın guşağı
           Kürdün obasında yatar
           Yok mu anayın döşşeği44.

      Kadın Takılar: Gündelik giysilerle olsun, sokak kıyafetleriyle veya bayramlık kıyafetlerle olsun, kadınların kullanmaktan vazgeçmedikleri aksesuarlardır. Her dönemde kadınları güzel gösteren eşyalar olmuşlardır. İnci, altın, gümüş gibi madenlerden oluşan ziynet eşyaları, oldukça çok çeşide sahiptirler.  Özellikle bu ziynet eşyaları, kadın baş süslerinde daha çok yer almıştır. Fesin kenar kısımlarını süsleyen gazi dizmeleri kullanılmış. Kişilerin maddi durumlarına göre, genelde gümüş tepelik, çok zenginlerde altın tepelik, fakirlerde tahta tepelik kullanılmıştır. Bu tepeliği süsleyen yanlıklar, şakakların üzerine takılan, salkım saçak ayakları olan, üzerine gazi adı verilen şerit halinde altınlar takılan ayaklı ve ayakların üzerine takılan köşe adı verilen altınlar yer almıştır. Kulaklarda küpe, boyunlarda beşi bir yerde, fişeklik, inci gerdanlık, Mahmudiye, Reşadiye, boylama altun dizmeleri, parmaklarda yüzük, kollarda,  Kayseri burması, gümüş bilezik, cıncık bilezik (fakirler), bellerde; zenginler altın kemer veya gümüş kemer, fakirler işli kemer, giysiler üzerinde ise altın, gümüş, inci, pırlanta ve renkli taşlarla süslenmiş iğneler  kullanmışlardır.

           Şu ayaklı, şu da köşe             Ne keleş yakışır başa
           Ne keleş yakışır başa,            Ayaklıda köşeyinen
           Ha mevzinin içine al              Böyle durduğuma bakma
           Oğlu ölesice paşa45.              Konuşuyom paşayınan46.

           Hele beliğe beliğe
           Sarı ayaklı al duluğa
           Osman göçler gidedursun
           Uğrayalım Datlıoluğa47

      Kayseri de giyim kuşam, genelde bu şekilde belirlenmesine rağmen, Kayseri folklorunda kendisini zengin bir şekilde ortaya koyan Bünyan'da giyim kuşam belirgin olarak şu şekildedir.
      Erkek Giyimi:  Sivri kalıp Tunus fesi, üzerine yazma bağlanıyor. Ayakta; nakışlı çorap, çorabın üzerine sarı postal, mavi çuha şalvar veya doğnuk denilen yünlü şalvar. Sırtta; Yaka ve kolları işlemeli cepken demir koparan veya Maraş abası giyiliyor. Belde; Gayret kuşağı, silahlık (Meşin), bir tarafta altı patlar tabanca, bir tarafta gümüş kabzalı kama. Boğazda; kordonlu inen köstekli serkinof saat.
      Kadın Giyimi: Ayakta; yemeni yada posteki üzerinde yün çorap (dizlik), üzerine miso (kısa etek), üzerine üçetek, üçetek üzerine yünden dokunan şal, şalın ucunda kozalı püsküller sallanır. Belden yukarı ise; libade denilen kollu yelek. Yeleğin altına içlik. Başta; fes, fesin üzerine yazma bağlanıyor. Feste Gazi denilen renkli boncuklar, altın, gümüş, inci gibi süsler bulunur48.



      6-GİYİMDE KUMAŞLAR
      Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Halep şehrinden gelen giyim kumaşları, daha sonra ki yıllarda tüm Anadolu’da olduğu gibi Kayseri’de de sanayiinin gelişmesiyle azalmaya başlamış ve bir süre sonra tamamiyle durmuştur.  Halep’ten gelen kumaşları, kutnu, kadife, ipek, krep düşen, pazen gibi kumaşlar oluştururken, köy yerlerinde tezgahlarda dokunan çuha kumaşlarda, Halep kumaşlarının yanında önemli bir şekilde yer almışlardır.
      Kutnu: Arapça'da pamuk anlamına gelen "kutnu"nun Osmanlı Sarayındaki dokuma örnekleri ipek ile uygulanmıştır. Boyuna çizgili ve çeşitli renkli bir dokuma cinsidir. Çeşitli giysi formlarının oluşturulmasında kullanılmıştır. Halk tarafında daha çok tercih edilmiştir49.


           Terkinizde gutnu kumaş
           Ben gutnuyu nediciyim
           Goyrun beni ası Kürtler
           Ben anama gidiciyim50

      Çuha: Çözgüsü ve atkısı yün yapağından eğrilmiş ipliklerden dokunan, havlı ve düz renkte tok bir kumaş çeşididir. XV. yüzyıl ortalarından itibaren Selanik ve Eğin'de dokunduğu bilinmektedir51.

           Çuha şalvar dırnağında             Bire Selver, bire Selver
           Altın yüzük parmağında            Sen öksüzsün Hak'ka yalvar
           Böyle yiğit görülmemiş             Eşim buhur gezdiriyor
           Şu Ayanlı örneğinde52              Bacağında çuha şalvar53.

      Kadife: Çözgüsü ve atkısı ipekten yapılan havlı kumaşlardır. Teknik, kullanıldığı yer, içerdiği malzemeler açısından pek çok çeşitleri bulunmaktadır54.
      Düzüne sade, desenlisine münakkaş, çift zeminlisine çatma, altın veya gümüş tel kullanılanlarına da telli çatma adı verilmiştir55.

           Şaphasının içi pempe                 Terazi vurur dartarım
           Giymemiş sele serpe                  Yanıyom beni gurtarın
           Gadifeden asbab almış              Al kadife mevi çuha
           Terzi diker gırpa gırpa56           Her kim giyerse yırtarım57

      Atlas: İnce ipekten sık dokunmuş düz ve parlak bir kumaş cinsidir. Çoğunlukla kaftan yapımında, bazı kaftanların astar ile pervazlarında çakşır dikiminde kullanılmıştır. Atlas kumaşların değeri tel adedine ve dokunuş tekniğine göre değerlendirilmiştir. Bir grup atlas kumaşın üzeri dokunduktan sonra pres ile desenlendirilmiştir.
      Atlas kumaşlar dokunuş tekniği ve desenine göre baskılı atlas, taraklı atlas gibi isimler almışlardır58.

           Hele bana gelsin efe
           Zubun atlas, şalvar çufa
           Çerler alasıca kır at
           Yıldız değniyor gafa59

      Canfes: Düz mat renkli, ince, tek kat çözgü ve tek kat atkı ipliği ile hazırlanan bir kumaş cinsidir. Genellikle entarilerde astar ve pervaz kumaşı olarak kullanılmasına rağmen bir grup giysinin dikiminde de kullanılmıştır60.
      Basma: Daha çok pamuktan dokunarak elde edilen kumaşın üzerine, baskı tekniği kullanarak çeşitli renk ve desenlerin oluşturulmasıyla elde edilen bir kumaş çeşididir.

           Basma fistan kirlenirse
           Paşta püskül fırlanırsa
           Ya kimlere baba desin
           Ağ bebeğin dillenirse

Kaynaklar:
1.Hasan Yüksel, “Kayseri Yöresinde Giyim Kuşam”, Erciyes, Y.23, S.274, Kayseri, Ekim 2000.
2. Kayseri Halk Oyunları-Giyim Kuşam-Köy Seyirlik Oyunları. Hasan Yüksel, Saim Deligöz, Bilge Han Deligöz.
3. S.Burhanettin Akbaş, Bünyan ve Yöresi Halk Edebiyatı Folklor ve Etnografyası, Kayseri, 1994






Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları

Akkışla Türkmen Kadınları Mavilim Adlı Oyunu Oynarken








13 Haziran 2014 Cuma

İŞİD VE IRAK PETROLLERİ


         Son gelişmeler ile Orta Doğuda yeni senaryoların ve rol paylaşımların ortaya konduğunu görmekteyiz. Bu senaryo özellikle emperyalist güçlerin petrol paylaşımı ile yardımcı oyuncuların toprak paylaşımı üzerine dönmektedir. Bir çok kesim Türkiye ve Barzani’nin bu senaryoda rolleri olmadığını söylese dahi, bölgedeki Türkmen kaynakları Özellikle Barzani ve İŞİD’in birlikte hareket ettiğini söylemeleri bu senaryoyu güçlendirmektedir. Bundan bir ay önce TRT 1 de yayınlanan Kızılelma dizisinde yayınlanan, senaryoda Musul’da ki konsolosluğa yapılan baskın ve konsolosluk görevlilerinin rehin alınması yönünde ki gösterimin hiç de tesadüf olmadığı ve bu senaryonun aylar öncesinden planlandığını ortaya koymaktadır.

Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin Musul ve Kerkük petrollerinin Irak Federal Hükümetinin onayı olmadan, Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından pazarlanmak istenmesine karşı koyması ve bu konuda Barzani’ye uyguladığı baskı sonucunda, bölgedeki petrolün istendiği gibi dışarıya aktarılamaması, yeni senaryonun ortaya konmasına yol açmıştır. Özellikle ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, Irak federal hükümetinin onayı olmaksızın yapılan ihracatları desteklemediğini, alım ve satım yapan tarafların da çok ciddi yasal riskler aldığını belirtmesi yeni bir senaryo’nun ortaya çıkmasına yol açmıştır 

Bu senaryo da Barzani ve Türkiye olayın dışında gibi gösterilmeye çalışılsa da ortaya çıkan bilgiler aslında bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır. Türkmen  Milletvekili  Hasan Özmen’in verdiği bilgi bunu doğrulamaktadır. “İçerden dışarıdan büyük bir projedir, büyük bir operasyondur. Irak’ı Sünni, Şii, Kürt esasına göre 3’e bölmedir. Zaten koordineli hareket ediyorlar. Bu IŞİD güçleri gibi güçler de Peşrmergeler koordineli hareket ediyor. Birbiri ile çatışmıyorlar. Onlar kendi ele geçirmek istedikleri bölgeleri ele geçiriyor, onlar ise kendi bölgelerini. Sünni, Arap bölgelerini IŞİD ele geçiriyor, Türkmen bölgelerini ise peşmerge el koyuyor. Şu anda Kerkük tamamen Peşmerge tarafından el konuldu. Bir de Tuzhurmatu.” 
Türkiye’nin ise Özellikle İŞİD gizli siyasi lideri Tarık Haşimi’nin İstanbul’da misafir edilmesi ve barındırılması da,  Türkiye’nin İŞİD ile olan bağlarını ortaya koymaktadır. 

Sonuç olarak ABD Dışişleri sözcüsünün söylediği gibi her şey yasal hükümlere uydurulmak zorunda.  Bunun içinde taşlar yerinden oynatılmalı. Bu da mevcut yasalarla olamayacağı için, Irak’ın karıştırılması ve bölünmesi gerekmektedir. Bunun içinde Küresel güçlerin, özellikle ABD’nin Orta Doğu’da ki en büyük yardımcısı olan Suudilerin desteklediği Irak Şam İslam Devleti” olarak bilinen, kısa adıyla IŞİD, Suudi merkezli, Vahhabi-Selefi ictihada mensup, cihadcı bir örgütünün kullanılması hiç de şaşılacak bir durum olmamıştır. Bu senaryo sonucunda emperyalistler bölgenin petrolünü elde edecek, İşbirlikçiler ise bölgenin toprağına ve yönetimine kavuşacaklar. Türkiye’de ki işbirlikçiler ise kurdukları özel şirketler ile taşıyacakları petrol ile ceplerini doldurmanın keyfini yaşayacaklar.   

1 Haziran 2014 Pazar

TARİHTE KAYSERİ



TARİHTE KAYSERİ

Bazı beldeler vardır ki göbeklerini tarih kesmiştir. Onların doğuşu bütün insanlık için bir başlangıç veya bir son gibi  bellenir. Geçirdikleri çağlar, bugün bile herkesin elinde bir ölçü, dilinde efsanedir. Ebesi baştan başa en müthiş, en heyecanlı bir Türk Tarihi olan Anadolu’da bizim Kayseri böyle bir beldedir. Kayseri’yi bugünkü görüşümüzün, duyuşumuzun ölçüsüyle ve hele arkeolojik sanat ve kültür tarihinin verdiği yeni hükümlere dayanarak gözden geçirirsek; önümüzde milletimizin geçmişine şeref, geleceğine sonsuz umutlar verecek abidenin yükseldiğini görürüz ve şaşırmamız hemen gider. Kayseri’den bize en eski haberi veren tabletlerdir. Bunlar 20. asrın başından beri Anadolu’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ele geçmişlerdir. Yozgat’ın kuzeybatısındaki Boğazköy’de, Kayseri’nin Kültepesi’ndeki kazılarda bulunanların ışığı altında; milattan önce 2725 yıllarına doğru Kayseri’den bir belde diye bahsedildiğini görüyoruz. Burası belkide Puruşhanda adlı yakın merkeze tâbi idi. Bu merkez şimdiki Kültepe öreninin yerinde kurulmuş ve Kayseri’den 20 kilometre
kuzeydoğuda bulunan Ganeş beldesinden çok ayrıdır. Ganeş o zamanki Kayseri’dir ve Mezopotamya’dan gelmiş Sami tüccar kolonisi, asıl beldenin dış çevresinde barınmaktadır. Bu koloninin ruhu, gözü hep dışarıda, Asur’dadır.

Kayseri’yi şehir olarak gözden geçirenler gerek bugünkü beldenin, gerek dünkü Mazaka’nın su, hava
bakımından hiçbir fevkaladeliğini göremezler. Orduların hücumuna karşı onu koruyacak tabii seddi yoktur; bereketli, fevkalade bir toprağı, her şeyi yetiştiren iklimi yoktur. Böyle olmakla beraber, 5000 yıldır her
türlü ırk, rejim elinde büyük, gerekli bir merkez kalması; dört taraftan akan yolların düğüm yerinde bulunmasından ileri gelmektedir. Onun büyük bir savaşa meydan olduğunu biliyoruz; fakat yanı başındaki Ga-
neş’ten çıkan vesikalarda, vaktiyle kendisine, davalarının temyiz edilmek için gelindiği hakkında kayıtlar var.

Demek ki Kayseri, tarihine bir cihangirin eliyle değil, Anadolu’daki insanlığın tabii, devamlı ihtiyaçla-
rıyla doğmuştur. Milattan önce 20 yılında Yunan coğrafyacısı Strabon, Kayseri’nin Sinop’a 150 km, Malat-
ya yoluyla Fırat’a 300 km olduğunu kaydetmeyi gerekli buluyor. Ve böylece Kayseri’yi meydana getiren ti-
caret münasebetlerinin, klasik devirde bile yaşadığını göstermiş oluyor. Strabon, Kayseri için bunları yazmayı lüzum gördüğü zaman, büyük Boğazköy çoktan unutulmuştu. Gargamiş silinmişti; yüzlerce askerî merkez ortadan kaybolmuş gitmişti.

Roma devrinin hatırda tutulacak iki mühim vesikası bence şudur: Bir kere Roma imparatorları burada
bir darphane kuruyorlar. Bunun manası, Kayseri’nin rolü bakımından pek mühimdir. Sonra, miladın 260’ın-
da Sasanilerin belli hükümdarları Şapur, Roma imparatoru Valerianus’tan, Kayseri’yi muhasara ve zapt ey-
liyor. Bu zamanda Kayseri’nin nüfusunu 400.000 olarak kaydederler. Hıristiyanlık, Kayseri için (talihsiz) bir dönem olmuştur. Sanat, idare bakımından daha Bizans’ın benliğini kazanamadığı bu ilk devreye Hıristiyanlık adını vermemiz bu acı neticeden ötürüdür. Her yerde olduğu gibi Kayseri’de de mağara hayatından kurtulamayan Hıristiyanlık, bir süre sonra her türlü serbestliğe kavuşmuştu. Kayseri’nin o zaman metropolik bir merkez olduğunu görüyoruz. Daha eski çağlarda dinî hususiyeti üzerine bir şey bilmediğimiz büyük belde, böylece zanaat, ticaret, ekonomik karakteri yanında bir de dinîçehre alm›şt›r. ‹şte bu yüzdendir ki, miladın 3. asrı sonunda ve 4. asrı başında hüküm süren Roma imparatorları (Diokletien, Galere…) Hıristiyanlığı mahvetmek istedikleri zaman Kayseri bu yıkımdan çok zarar görmüştü. Birinci veya büyük Kostantin miladın 312. senesinde Hıristiyanlığı benimseyince yapılan işkencelerle tahribat da durur gibi olmuştu. Bir ara, Putperest Julyanus Hıristiyanlığın her şeyine, her köşesine olduğu gibi Kayseri’ye de musallat olmuş, bir mabedin yıktırılmasından gücenerek, eski adı olan Mazaka’yı yeniden almaya zorlamış, Kaesarea adını silmiş ve tabii Hıristiyanlığa ait ne kadar eser varsa yok etmişti. Bu bela yirmi yıl kadar sürüyor. Arkasından (385’e doğru) Theodosius felaketi sürüyor. Koyu bir Hıristiyan olan bu imparator, Putperest Julyanus’un bir eşi daha türer korkusuyla olacak, bütün eski devir abidelerinin, eserlerinin kökünü kazımaya çalışıyor. Bütün Anadolu’da zelzele kadar, hatta ondan daha beter bir yıkıcılık devri, böylece Hıristiyanlıkla açılmış, sürüp gitmiş bulunuyor.

Kayseri’nin bundan ne kadar zarar gördüğünü sezmek için miladın 4. asrında –artık Bizans imparatoru
olan– Justinianus’un uzun bir onarma, tahkim etme işine girişmeye mecbur olduğunu hatırlamaklığımız yeter. Yeni Kayseri’nin surları zorlu olarak yeniden yapılıyor; iç şehir dış şehir ayrılıyor. Erciyes’ten Kayseri’ye doğru uzanan su yollarının bu devreye ait olması ihtimal içindedir. Yeni yol sisteminin kurulduğu bu devrede Kayseri’nin tarihi rolü bir kere daha canlanıyor. Şimdi onun içinden yalnız ticaret kervanları geçmiyor; Kudüs’e, Suriye’ye inen hacılar kafilesi de burada duraklıyor. Bin hatıra, bin facia, bin zaferlerle dolu bu alanlarda Hıristiyanlık kendi zaferi için her teşebbüsü yapıyor. O devreye ait seyahat hatıraları, yol ve menzil listeleri Kayseri’yi büyük dikkatle yazarlar.

Ticaret münasebetleri sırasında, Hıristiyanlığın Mısır’da Suriye’de meydana getirdiği sanat, din felsefesi ve Helenistik devirden dökülüp gelen ilim akıntılarını Kayseri pek yakından tanıdı. Putperest devirler için Kapadokya tabletleri, Kapadokya çanak çömlekleri neyse ilk Hıristiyanlık devirleri için Kapadokya ma-
ğaralarındaki freskler –sanat, kültür bakımından– odur. Biliyoruz ki cemiyetin, insanın her iki tezahürünü
bu alanda sentetize eden yer Kayseri olmuştur. O derece ki, Hz. Muhammed’in kendi dostlarına burayı ilim
merkezi gibi takdim eylediği –bir rivayet hâlinde de olsa– bize kadar gelmiş bulunuyor. İslamların Kayseri’yi çok iyi tanıdıklarına şüphe yok. İstanbul’un düşman bir ideale merkez vazifesi gördüğünü bilen yeni din, onu ele geçirmek için akınlar yaptı. Karadan yapılanların daima Kayseri’den geçtiğini görüyoruz. Hicretin 71’inde Emevilerden Abdülmelik’in, 108’inde Müslüme bin Abdülmelik’in,111’inde Sâid bin Hişâm, 114’ünde Süleyman bin Hişâm’ın orduları Kayseri’yi her geçişinde, yeniden zaptettiler. Fakat Kayseri’nin İslam disiplinine göre düzene konması, ancak Türkmenlerle mümkün olmuştur.

Kayseri’nin Türkmenler eline, bir daha çıkmamak üzere geçmesi Danişmendliler devrindedir (1174-1184), yalnız Danişmendlileri Anadolu’daki Selçuklular medeniyetinden ayırmak zordur. Biz Kayseri’yi birkaç yüz yıllık geçici hükümet tesiriyle değil, büyük kültür ve medeniyet disiplinleri içinde gözden geçirmeye, Kayseri’ye damgasını vuran fikir, iş, sanat akınlarına göre karakterini aramaya çalışıyoruz. Bu bakımdan ise Anadolu’daki sanat ve fikir Tavâif-i Mülûk (Abbasi devletinin zayıflamasından sonra meydana gelen küçük devletler.) devrini Selçuklular disiplini içinde görebiliriz. Yani Anadolu’da asıl siyasi bir Tavâif-i Mülûk devri de vardır ve bu devir Selçuklu devrine bir başlangıç ve Osmanlı klasiklerine bir temeldir.

Selçukluların Kayseri’yi Konya’dan sonra en büyük merkezleri hâline getirdiklerini biliyoruz. Bu bakımdan ona ancak Sivas eş olabilir. Onların elinde şehrin –daha önceki çağların hiçbirini aratmayacak kadar– bakımlı ve itibarının yüksek olduğunu ne kadar iyi görüyoruz! Hükümdar, umumi vali… kim olursa olsun; savaşa gitmeden burada düşünür, burada hazırlanır. Üssülharekesi (Askerî harekât›n başlangıcına esas olan yer) buradadır. Savaştan dönünce, ister alt ister üst gelsin, çekilip yarasını saracağı, dinleneceği yer Kayseri’dir. Barış yıllarında her mevsim, bütün düşünce, duygu, bilgi, sanat, idare, din büyüklerinin toplanıp meyvelerini verdikleri yer Kayseri’dir. Suriye, Mısır, Elcezire, Azerbaycan, Gürcistan, İran, Bizans, kervanlarının akıp gittiği büyük durak Kayseri’dir. Bu belde o kadar Türkmen’dir ki Moğol sergerdesi Bayço gibi müthiş, gaddar bir düşmanın eline düşmesi bir dönmenin, bir Ermeni tavaşi’nin hainliğiyle kabil olabilmiştir. Kayseri o kadar zengindir ki, geçirdiği bütün istilalara rağmen, Moğolların çapul alayları onu ancak bir haftada soyabilmişlerdir.

Osmanlılar devrinde Kayseri artık klasik bir Türk merkezidir. “Makarr-ı ulema”dır; güney, kuzey kıyıla-
rıyla doğu ve batı vilayetlerine geçit veren büyük emporium, büyük pazar ve depodur. Sinan'ın eseri olan
“Kurşunlu Camii” klasik hâle yükselmiş mimarlığın örneği ve meyvesidir. Yüze gelir bir işçilik arandığı zaman Kayseri’nin ustalarına koşmak uzun geçmişli bir görenektir. Hatta hususi evleri… Yontma taştan, en özenilmiş silmeler, kirişler, kemerlerle yapılmıştır. İçlerindeki tahta işi divanlar, kabul odaları bugün bile bizi zevkle önünde alıkoyacak kadar üsluplu ve karakterlidir. Fatih’in onarıp yenilediği kalesiyle surları hiçbir devrinkinden aşağ› değildir, yüksektir. Bu devirde her doğu seferine giden, seferden dönen hükümdar ve vezir, Kayseri’de duracaktır. Oranın medresesinde yetişeni bütün Anadolu siteleri saygıyla, güvenle gösterecektir. İmparatorluğun bin türlü gedik açılan ekonomi kalesi Avrupa emperyalizminin kölelik dağıtan sanayi seli basıp Anadolu’nun canı yavaş yavaş çekildiği kara yıllarda Kayseri’nin tezgâhları duraksız işleyecek; bu yeni istila Anadolu’yu şaşkına çevirdiği sırada onun çocukları bu yeni cephede hemen yalnız başlarına silah kullanacaklardır. Onlar, bu kölelik dağıtan ecnebi sermaye ve sanayie o kadar dehşet vereceklerdir ki bozulan ve yabancı sermaye elinde köleleşen yabancı azınlıklar, bu düşmeyen Türkmen ekonomi kalesinin karşısında hınçlarından kuduracak; arsız mahalle çocukları gibi küfür edeceklerdir. Ecnebi sanayinin boğucu seline kafa tutan görgülü, görenekli, becerikli diyarın, bu klasik “Makarr-ı ulema”nın zeki çocuklarına, “Okuma yazma bilmem ama Kayseriliyim!” yahut “Kayseri’de Yahudi barınmaz!” dedirten kaba şakalar yapacaklardır. Fakat it ürüyecek, Kayseri’den geçen kervanlar geçmekte devam edecektir. O kadar ki, 20. asrın demir veya çelik yolu da yine Kayseri’den geçecektir.

Kayseri geçirdiği devirlerin sonuna gelmiştir: Tıpkı Anadolu gibi!... Anadolu Türkmenlerin eline geçmeden önce ancak çok eski devirlerde bazı kavimlere (söz gelimi: Etilere, Lidyalılara…) metropol olmuş gibi görünüyor. Amma bunlardan hiçbirisi onu, bu kelimenin anlattığı manada bir vatan, bir anavatan hâline koyamamış, onun birliğini baştan başa temin edememiştir. Yalnız Türkmenlerdir ki Anadolu’yu en aşa-
ğı 150 yıllık, kesilme bilmeyen akınlarla doldurmuş; baştan başa kendinin kanı, eti, kemiği ve kafasıyla yeniden kurmuştur. Türkmenlerin o zamanki kafasına hâkim olan disiplin ise, klasik devirlerin felsefe, sanat
görenekleriyle dolu… İslamlıktı. Anadolu böylece yekpare bir yüz almıştır. Türk soyu ve İslam disiplini!... Kayseri bu iki zoru yüzlerce yıl keskin ateşten bir soluma gibi içinde dalgalanır buldu. Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesinden başlayarak hiçbir yıl gösterilemez ki Kayseri bunu bir vak’a, bir iş, bir eserle duymamış, ebediyete götürmemiş olsun!...

Kayseri’yi dolduran abidelerin çeşidindeki bolluğa, bu abidelerin her birindeki güzelliğin özelliğine bakınız. Burada hanlarıyla, çeşmeleriyle, kaleleri ve surlarıyla, camileri, minareleri, mescitleri, türbeleriyle,
medreseleriyle, tıp fakülte ve hastanesiyle (1205) hakikaten büyük, olgun bir cemiyetin yerleştiğini kolayca anlarsınız. Bütün yağmalar, yangınlar, yıkılmalar, hainlikler arasında, hatta bunlara rağmen sanat ve bilgi işlerinin burada nasıl kök saldığına bakınız: Kayseri geçici bir akımın eseri değil, kökü başka yerlerde
olan bir milletin müstemlekesi değil; Anadolu’da kökleşmiş bir milletin yeni bir disiplinle kurduğu merkezdir. Ne kalesi Justinianus’un kurduğu kaledir; ne mabedi Kayseri metropolitlerinin “Mezamir” okuduğu mabettir; ne alışveriş karargâhı, Bizans’ın yaptığı “agora”lardır. Eski geçmişten aldığı sadece görgüdür, görenektir, atmosferdir ve bunların hepsi de yeni senteze kavuşmuş, yeni biçimlerle, yeni ifadeye girmiştir. Kayseri’deki abidelerde Helenistik devri, Mezopotamya’nın, Orta Asya’nın, Kafkasya’nın ve İran’ın, Roma ve Bizans’ın… motiflerini bulursunuz. Fakat o abideler o kadar Selçuklu o kadar Türk’tür ki… Seyyid Battal Gazi efsanesinde Hz. Ali’den birçok şey bulabilirsiniz; hatta bu kahramanın aslını Peygamber’in göbeğine kadar çıkarılmış görürsünüz. Fakat o Elcezire’yi, Suriye’yi, İran’ı, Azerbeycan’ı, Kafkasya’yı… dolaştıktan sonra Anadolu’ya akan Türkmenlerin yolunu tutmuş, Anadolu’ya yerleşmiştir. Onun “üssülharekesi” Malatya, fakat efsanenin en heyecanlısına sahne olan Erciyes’tir. Ben Erciyes’in başka dillerde hiç efsanesini bilmiyorum. Fakat Seyyid Battal’ın “çah-ı cahime…” (cehennem çukuru) atıldığını inleyen en canlı efsane, Erciyes’i ebediyen Türkmenleştirmiştir.

Kayseri her zaman tüccar kaldı. Amma Ganeş’ten ne kadar farklı! Ganeş eski devirlerin gözü dışarıda
olan ticaretinin sembolüdür. Bizim Kayserimiz ise kalbi Anadolu’ya çevrilmiş yerli göreneğinin merkezi ol-
du. O bizde ticaret, iktisat mirasının; güzel sanat ve zanaat mirasınn mimarlık tekniği mirasının, bilgi hareketleri, düşünce hareketleri mirasının çekmecesi ve böyle göreneklerin bize kadar gelişinde amil oldu.
Bir Sinan’ın meydana gelişini araştırırken nasıl Kayseri’nin bir köyüne iniyorsak; Anadolu’daki büyük
tahammül, yaşama ve büyük hamleler yapma tılsımının esrarını anlamak için bizim Kayseri’mize ve onun
gibi ayakta kalan Anadolu sitelerinin ta iç yüzüne döneceğiz.

PROF. DR. REMZİ OĞUZ ARIK,
Kaynak: 1- Çığır Dergisi,  Şubat-Mart-Nisan-Mayıs 1940, s. 87-88-89-90 sayıları (kısaltılarak alınmıştır).
2-Kayseri Büyükşehir Belediyesi Ansiklopedisi 1. Cilt