18 Aralık 2024 Çarşamba

İHSAN KETİN (1914 - 1995)



Prof. Dr. İhsan KETİN

Hocaların hocası İhsan Ketin 10 Nisan 1914 yılında Kayseri’de doğdu. Ali Ağa ve Ayşe Hanım’ın ikinci çocuğudur. Doğum gününün tam olarak bilinmemesine rağmen annesinin “kirazların çiçek açtığı zaman” demesi üzerine kendi doğum tarihini 10 Nisan olarak belirlemiştir. Türkiye’de “jeolojinin babası olarak bilinmektedir. Adını dünya çapında da duyuran Ketin İlkokul, ortaokulu ve liseyi Kayseri’de yatılı ve burslu olarak okudu. Babası okuduğu Kayseri Lisesi’nde müstahdem olarak görev yapan Ali Efendi idi.  

Kayseri Lisesinde okurken Gazi Mustafa Kemal Atatürk Kayseri gezisi sırasında okulu ziyaret etmişti. Atatürk okulda İhsan Ketin’in sınıfını tercih ederek fizik dersini dinlemeye girer.  Öğrencilerin yanına oturmasıyla Atatürk’ü tanıma şerefine erişir. Kendi anlatımına göre Atatürk o gün sınıfta fizik öğretmeninin dersi çok iyi anlatmasından etkilendiğini ve o dönem müdür olan Yunus Kazım Köni’ye öğretmenin performansından dolayı maaşını 5 lira artırarak ödüllendirmesini istemiş. Öğretmen, Kazım beye “nereden çıktı bu” diyerek bunu kabul etmemiştir.  Yine o günlerde Müdür Kazım Bey, Ketin’i parlak bir öğrenci olduğu için yanına çağırarak “İhsan ne olmak istiyorsun” diye sorar. O da “doktor veya mühendis olmak istiyorum” der. Müdür Yunus Kazım Köni’de “ Bak evladım Paşa gelişim için bir program başlattı.  Liselere öğretmen yetiştirmek için yurt dışına burs vererek adam gönderiyor sende bundan faydalan”  diyerek İhsan Ketin’in fikrini değiştirir ve adını sınava girecek öğrenciler arasında valiliğe bildirir.  

İhsan Ketin burs alıp yurt dışına çıkabilmek için okulda Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınavına girer ve kazanır. Daha sonra İstanbul da ikinci bir sınava girer ve yurt dışına burslu olarak gidebilmeyi hak eder. 1932 yılında İstanbul’dan Almanya’ya Doğa Bilimleri okumaya giderken kendisi gibi iki arkadaş daha edinir. Bu iki arkadaşta Türkiye’nin geleceğine damga vuran kişilerdir.   Birisi Ord. Prof. Ekrem Akurgal, diğeri de Ord. Prof Sedat Alp’tir. Üçü de Atatürk’ün projesi, kıvılcım gidip alev olarak dönecek olan gençlerdendir. O dönemde soyadı kanunu çıkmadığı için Almanya da Ali Oğlu İhsan olarak eğitim görür. İki yıllık dil eğitimi aldıktan sonra 1934 yılında Berlin Üniversitesinde jeoloji eğitimi almaya başladı. Aynı yıl buradan ayrılarak Bonn Üniversitesine geçti. Burada dünyaca ünlü Hans Cloos ve Hans Stille gibi hocalardan ders aldı. Üç yıllık lisans eğitimini tamamlayıp Türkiye ye dönecekken hocası ünlü jeolog Hans Cloos kendisindeki yeteneği görünce üniversite de kalıp doktora yapması için ısrar eder. Ketin’in “Hocam benim bursum bu kadar daha fazlası için param yok” cümlesi üzerine hocası üniversitede kalmasının yollarını arar ve Berlin’deki Türk Talebe Müfettişi Cevat Dursunoğlu’nu arayarak durumu izah eder. Dursunoğlu hemen hallederiz deyip İhsan Ketin’in doktora alması için yardımcı olur.  Ketin  1938 yılı Haziran ayında ‘Über die Tektonik und den Vulkanismus der Gegend von Bad Bertrich’ (Bertrich Kaplıcası Çevresinin Tektoniği ve Volkanizması Üzerine) adlı doktora tezini tamamlayıp doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye döndü. İstanbul’a dönüşte İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Enstitüsü’nde yardımcı doçent olarak göreve başlayan Ketin, o sırada 24 yaşındaydı ve Türkiye’nin doktora yapmış ilk jeoloğuydu.

Türkiye’ye döndükten sonra meydana gelen 1939 Erzincan depremi ve sonrasında her biri bir öncekinin batı ucundan başlayıp batıya doğru yayılan (Erbaa-Niksar, Adapazarı - Hendek, Kurşunlu-Çankırı, Ladik-Kastamonu, Gerede- Bolu), her biri sağ yanal fay kırılmasına sahip bir dizi depreme şahit oldu. Erzincan depreminde 33.000 kişinin hayatını kaybetmesiyle deprem ve jeoloji çalışmalarına hız verdi. Erzincan depreminin fay haritasını çıkarmak için sahaya gitti ve irili ufaklı sayısız depremi araştırarak yaklaşık 300 kilometre boyunca tutarlı bir sağ yanal sapma buldu. Ketin, depremlerin Erzincan'dan Marmara Denizi'ne kadar uzanan ve Anadolu bloğunun batıya doğru sürüklendiği büyük bir fay üzerinde meydana geldiğini fark etti. 

Anadolu’da yaptığı, altı sayfa tutan bu araştırmalarını Önce Almanya’da bir kitapta yayınlamak istedi. Almanya’daki hocalarının böyle bir şeyi kabul etmeyip bu makaleyi yayınlamaları üzerine 1948 yılında Avusturya’da bir dergide yayınladı. “Son on yılda Türkiye’de vukua gelen büyük depremlerin tektonik ve mekanik neticeleri” adlı makalesi dergide yayınlanınca dünya çapında dikkat çekti. O dönemde dünyada bilinmeyen yanal atılımlı fay hattını keşfeder. Bu makalede bu fayın büyük bir yanal atımlı (sağ yönlü) fay olduğu, fay boyunca “Anadolu Blok” u adı verilen kütlenin batıya doğru hareket ettiği ve bu kütlenin güneyinde de kuzeydeki fay zonuna benzeyen sol atımlı bir diğer fayın bulunması gerektiğini öne sürmüştür. Yaklaşık 300 km lik “Kuzey Anadolu Fay Hattı” ‘nın varlığının kanıtlanması, Almanya’da ders aldığı hocalarının ve jeoloji dünyasının da dikkatini çekmiştir. Ancak bu yayından 40 yıl sonra eğitim gördüğü Almanya’da jeoloji konusunda üst düzey ödül sayılan “Gustav Steinmann Madalyası” verilmiştir.  

Kuzey Anadolu Fay hattını keşfinden sonra öğrencileri ile birlikte, Anadolu Bloku'nu güneyden sınırlayan ve Kuzey Anadolu Fayı'na benzeyen bir yapı üzerinde gerçekleşmesi sonucu, Türkiye’nin ikinci büyük yanal atımlı fayı olan Doğu Anadolu Fay hattının keşfine imza atmıştır.  Bu yapının keşfi şerefini paylaşan dört jeologdan ikisinin Ketin’in öğrencileri olması şüphesiz rastlantı değildi.

1950-1951 yıllarında Amerika Birleşik Devletlerine giderek burada John Hopkins Üniversitesinde çalışmalarını sürdürmüştür.  Ketin 1953 yılında İstanbul Üniversitesinden ayrılarak, o tarihlerde yeni kurulmakta olan İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Kürsüsü’ne profesör olarak atanmıştır. 1961 ve 1966 yıllarında Türkiye’nin Tektonik Birlikleri konusunda iki önemli makale yayınlamıştır. 1975’te tekrar Amerika’ya giden ve 1976’da yayımladığı makalesinde San Andreas ve Kuzey Anadolu Fayları arasında karşılaştırma yapan Ketin, 1977 yılından sonra da bilimsel çabalarına aralıksız devam etmiştir. Doksandan fazla orijinal makalesi, çevirileri ve ders kitapları yayınlanmıştır.

1983 yılında emekli olana kadar çalışmalarını burada sürdürmüştür.  55 yıl boyunca Türkiye’nin dağlarına, tepelerine, doğasına bakmasını bilen gözler kazandırmıştı. Erciyes dağının heybetinde de etkilenerek “Bendeki jeoloji aşkı ilkokul yıllarımda başlamıştı” diyen İhsan Ketin, o dönemde jeolojiye olan ilgisini inanılmaz bir sevgiyle ifade ediyordu. 

1984 yılında Londra Jeoloji Derneği'nin Yabancı Üyesi seçildi. 1988'de Geologische Verinigung'un Gustav-Steinmann Madalyasını kazandı ve Amerika Jeoloji Derneği'nin Onursal Üyesi seçildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi'nin kuruluşundan itibaren Onursal Üyesi oldu. Celal Şengör ve Naci Görür gibi birçok hoca ve jeolog yetiştirerek Türkiye’ye kazandırmıştır. 

1942 yılında coğrafya öğretmeni Bedia Alpun ile evlenmiştir.  Yaptığı bu evlilikten olan ilk çocukları Ali'yi (1943) 1,5 yaşındayken kaybeden Ketin, 1946 doğumlu ikinci oğlu Mehmet'i ise 1969'da apandisiti zamanında teşhis edilememesi ve patlaması nedeniyle kaybetti. Üçüncü çocukları Ahmet ise inşaat mühendisliği eğitimi aldı. Ketin, 16 Aralık 1995 te İstanbul’ da vefat etti. İhsan Ketin’in ebedi istiratgahı İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı’ndadır. 


Aldığı Ödüller

1981: Bilim Ödülü TÜBİTAK

1981: Hamit Nafiz Pamir Hizmet Ödülü Türkiye Jeoloji Kurumu

1984: Onur Üyeliği Londra Jeoloji Topluluğu, İngiltere

1988: Fahri Doktora Bonn Üniversitesi, Almanya

1988: Gustav Steinmann Madalyası Almanya

1988: Onur Üyeliği Amerikan Jeoloji Topluluğu, ABD

1990: Onur Üyeliği Bulgaristan

1993: Onur Üyeliği Türkiye Bilimler Akademisi

Eserleri

       1982: Genel Jeoloji - Yerbilimlerine Giriş İTÜ Vakfı Yayınları


KAYNAKLAR: 

-67.Türkiye Jeoloji Kurultayı MTA Kültür Sitesi,  Bildiri Özleri Kitabı / 14-18 Nisan 2014 Editör: Kaan SAYIT.  Ankara 

-https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0hsan_Ketin

-https://www.ihsanketin.net

-Celal Şengör ve Fatih Altaylı’nın İ.B.B düzenlediği “Genç Kıvılcımlar” sohbeti, 

-https://www.webtekno.com/jeolojinin-babasi-ihsan-ketin-h132989.html

Derleyen: Hasan YÜKSEL


























1 Şubat 2024 Perşembe

SELAHATTİN METİN (1964 - )


            1964 yılında Niyazi ve Şahnaz Metin çiftinin evlatları olarak Bünyan Top Söğüt Mahallesi’nde (Taçın)  doğdu. 1981 yılında Kayseri Mimar Sinan Yapı Meslek lisesinden mezun oldu. Ardından Niğde Üniversitesi Bor Meslek Yüksek Okulu İklimlendirme Soğutma Bölümünü bitirdi.  

             Yirmi beş yıl Kayseri İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde memur olarak çalıştıktan sonra 2012 yılında emekli olarak, ticaret hayatına atıldı. Memuriyeti sürecinde Türk Eğitim-Sen’ de yönetici olarak görev aldı.

            1997 – 1998 yıllarında Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfında Kayseri İl Başkanı  olarak görev yaptıktan sonra Ülkü Ocakları Türkiye Müfettişi olarak atandı. 

            Selahattin Metin emekliliğinin ardından halen Kayseri Üniversite Rezidans isimli öğrenci yurdunun işletmeciliğini yapmaktadır.   31 Mart 2024 yılında yapılacak olan yerel seçimler için Cumhur ittifakından Bünyan Belediye Başkanı adayı olmuştur. 

            Orta düzeyde Almanca bilen Metin evli olup üç çocuk babasıdır. 


 

22 Ocak 2023 Pazar

LOS ANGELES GÜNEY KALİFORNİYA ÜNİVERSİTESİ ARŞİVLERİNDE KAYSERİ 1891

 Bir çok kişinin ilk defa göreceği güzel bir Kayseri fotoğraf arşivi. İki Amerikalı arkadaş bisiklet ile dünyada ilk sayılabilecek bir Dünya turuna çıkarlar. 1890-1893 yılları arasında çıktıkları bu turda Anadolu'da rotalarındadır. 24 bin kilometrelik yol boyunca 1200'e yakın fotoğraf çekerler. 1891 yılında uğradıkları Kayseri'de Kodak marka fotoğraf makinası ile bir kısım fotoğraf çekerler ve halkla muhabbet halinde olurlar. Bu yolculukları boyunca kullandıkları bisiklet ve fotoğraf makinası ömürlerinde hiç teknoloji görmemiş olan halkın da ilgisini oldukça çekmiştir. Açıklamalar fotoğrafların altındadır. Hasan Yüksel

Pazarda oya, elişi satan Kayserili kadınlar 23 Nisan 1891. Kadınların üzerindeki çar bürümcükler dikkat çekmektedir. 1970'lere kadar kullanılan bürümcüklere "makarna çar" adı da verilmektedir.
 
Ali Cafer Kümbeti

Ankara ile Kayseri arasındaki bir mezarlıkta ölen akrabalarının mezarlarında dua eden ve ağlayan Türk kadınları, Türkiye, 1891

Bir Ermeni okulundaki öğrencilerin ve bir öğretmenin iç görünüşü, Kayseri, Türkiye, 1891

Erciyes Dağı'na doğru manzara, Kayseri-Talas civarı, Türkiye, 1891

Güneybatıdan Kayseri Kalesi, Kayseri, Türkiye, 1891

Hunat Hatun Camii Kapısı, Hunat Hatun Külliyesi, Kayseri, Türkiye, 1891

Kayseri de bir çiftçi

Kayseri Kalesi Duvarı, Kayseri, Turkiye, 1891

Kayseri'de şehrin eteklerindeki küçük bir derede çamaşır yıkayan Türk kadını 23 Nisan 1891

Kayseri'nin batısındaki antik Roma hamamı kalıntıları, Türkiye, 1891

Kayseri, Türkiye'de kimliği belirsiz bir binanın dışındaki iki küçük insan grubunun görünümü çizim haline getirilmiş. . Sol arka planda bir minare görülebilir. Kaynak bilinmiyor.

Mezarlıktan görülen Kurşunlu Camii, Kayseri, Türkiye, 1891- Hasan Yüksel

Mutasarrıf sarayının yakınındaki bir sokağa bakış, Kayseri, Türkiye, 1891

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi, ana giriş, Kayseri, Türkiye, 1891

Sırçalı Kümbet (tomb), Kayseri, Turkey, 1891

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi'nin çatısından genel bakış, Kayseri, Türkiye, 1891

Şehrin batısında hacıların ibadet etmeye geldikleri kutsal yer, Kilise ve Cami bir arada Kayseri, Türkiye, 1891 Battalgazi

Kayseri şehir surlarının yakınında toplananlar 23 Nisan 1891

Kayseri Pazar caddesinde ekmek yiyen iki adam 23 Nisan 1891

Kayseri'den Sivas'a giden yol boyunca kaya taşıyan öküz takımları, Türkiye, 1891

Zeynel Abidin Türbesi Nisan 1891 Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles. Kütüphane Özel Koleksiyonu


Zeynel Abidin Türbesi Nisan 1891 Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles. Kütüphane Özel Koleksiyonu
iki Amerikalı arkadaş bisiklet ile çıktıkları dünya turunda uğradıkları Kayseri'deler. Bisiklet ile yaptıkları gezi sırasında toplanmış meraklı bir kalabalığın önünde bisiklete binmeye hazırlanıyorlar. Kayseri, Türkiye, 1891- Hasan Yüksel

İki Amerikalı arkadaşın bisiklet ile çıktıkları dünya turunda uğradıkları Kayseri'de Sultanhanı Kervansarayındalar 1891

İki Amerikalı arkadaşın bisiklet ile çıktıkları dünya turunda uğradıkları Kayseri'de Sultanhanı Kervansarayındalar 1891

İki Amerikalı arkadaşın bisiklet ile çıktıkları dünya turunda Kayseri' ye ulaşmadan bir gün önce Kızılırmak kıyısında bisikletleri ilerlerken, 1891

Kayseri Kalesi, Kayseri, Türkiye 1891






2 Ocak 2023 Pazartesi

KAYSERİ'NİN İLK MÜZESİ

Kayseri bir zamanlar arkeoloji müzesi olarak kullanılan Hunat Hatun Medresesi 1930

1900’lerin başında Müze-i Hümâyun (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) Müdürü Osman Hamdi Bey’in genelgesiyle tüm Kayseri genelinde bulunan tarihi eserler toplanması işlemine başlanmıştır. Tarihi eserlerin toplanmasında önceleri gazeteci Ahmed Nazif Bey’in, Cumhuriyet döneminin başlarında Nuh Mehmed Turan'ın sorumluluğunda toplanan bu eserler ilk önceleri Kayseri Lisesi’nde depo edilmiştir. Alman arkeolog  Hans Henning Von Der Osten'e kronolojik tarihleme ve tasnif yapmasıyla, toplanan bu eserlerin sergileneceği yer olarak Hunat Hatun Medresesi belirlenmiş ve müze olarak düzenlenmiştir.  Toplanan tarihî eserler, 1930’da Huand Hatun Medresesi’ne nakledilen eserler 1938 yılında da halkın ziyaretine açıldı. 1969 yılına kadar Kayseri Müzesi Müdürlüğü adı altında hizmet veren müze o yıl iki kısma ayrılarak etnografta ve arkeoloji bölümleri oluşturuldu.  1969 yılında arkeolojik eserler Gültepe’de inşa edilen modern binaya taşınırken medresede yalnız etnografik eserler bırakıldı.
Fotoğralar 1930 yılında çekilmiştir. 
Hasan Yüksel

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümü 1930

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümü 1930

1928 yılında Kayseri lisesinde toplanıp Kayseri Müzesine taşınmayı bekleyen Mezar taşları.

1930 yılında tamamlanan Hunat Hatun Medresesi içerinde yer alan Kayseri Müzesi arkeoloji bölümünde sergilenen mezar taşları.

Kayseri Müzesinde bir hiyeroglif  1930

Kayseri Müzesinde bir hiyeroglif  1930

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Etnografya bölümü giyim kuşam ve el işlemeleri 1930

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümü seramik eserler 1930



Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümü 1930

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümünde bir lahit 1930

Hunat Hatun Medresesi içerisinde yer alan Kayseri Müzesi Arkeoloji bölümünde bir mumya 1930

1 Ocak 2023 Pazar

ANADOLU'NUN KÜLTÜR ABİDELERİ RECEP ALEMDAR

 

         Bizim oralarda, “Neyleyim dünyanın bolluğunu, ayakkabın dar olduktan sonra,” diye bir söz vardır. Aslında bu terim yeteneğinin farkına varılmayan, bilinip göz ardı edilen, kıskanılıp ön plana çıkarılmak istenmeyen, üstün vasıflı insanların durumlarını anlatan bir kitabın özeti gibidir. Adeta Recep Alemdar'la birebir örtüşmektedir. Ne yazık ki çocukluğundan beri hayata eksilerle başlamak zorunda olan bu güzide ses ve söz sanatçımız gerekli ortamı bulamamıştır. Taşkın, devasa ırmaklar, okyanuslarda enine boyuna kulaç atıp hak ettiği yerlere ulaşamamış, dar görüşlü insanların etrafını kirlettiği küçük göletler içerisine sıkışıp kalmıştır. 

             1954 yılında Himmetdede Köyü‟nde hayata merhaba dediğinde daha altı aylıkken ana- baba ayrılığı olmuş, üç yaşına kadar halalarının keçi sütüyle besleyerek büyütmeye çalıştıkları Recep, o yıllarda babasının yeni evlenmiş olduğu kadına emanet edilmiştir. Allah‟tan insaflı bir kadın olan analığı tarafından öz evladı kıvamında büyütülmeye başlanmış, ancak altı yaşına geldiğinde öz annesinin başkası olduğunu anlayabilmiştir.  Orman müdürlüğünde çalışmakta olan babası oğlunu okutmak için her türlü desteği vermiş olsa da düzenli bir eğitim imkânı bulamamıştır. Bir ara İstanbul'da yaşamakta olan öz annesinin yanına gitmiş, ortamı beğenmeyip geri doğduğu topraklara dönmüş, bir defa annesi tarafından kaçırılıp İstanbul'da okutulmak istense de ortama uyum sağlayamamıştır. Kayseri- İstanbul arasında  4 mekik dokumaktan usanmış, okul hayatını aksatmaya başlamıştır.  Bulunduğu her ortamda sesinin güzelliği ile dikkat çeken Recep okul müsamerelerinin, arkadaş ortamlarının aranılan genci halin gelmiş, maceralı bir ehliyet alma olayından sonra Kayseri-Ankara arasında muavinlik, şoförlük yaparken yolcular özellikle onun bulunduğu arabaya binerek söyleyeceği türküleri merakla bekler hale gelmişlerdir. Düzenli bir işi olmadığından zaman zaman çay bahçelerinde garsonluk yapmaya başlar. O zamanlar yaz aylarında fuar alanında kurulan gazinolarda tavsiye üzerine dışarıdan gelen sanatçıların yanında sahne alır.  Sesini ve yorumunu çok beğendikleri bu genç Anadolu çocuğunun elinden tutmazlar. Belki de ileride kendilerine rakip olabileceğini düşünürler. O tarihlerde Türkiye'nim müzik piyasasına “Unkapanı” hakimdir. Unkapanı adeta bir “Kurtkapanı” na dönüşmüştür. Belirli guruplar tarafından parsellenen bu yerde hemşericilik ve para ön plana çıkmaktadır. Tanınmak, şöhret olabilmek, reklamını yaptırabilmek için aranan bu şartların ikisi de Recep'te yoktur. İşleri güçleri, servetlerine servet katmak olan İstanbul'daki Kayserili zenginler de bu genç hemşerilerine yardımcı olmazlar. Böyle olmasına rağmen beş adet kaset çıkarmayı başarır ama reklamı, tanıtımı iyi yapılmadığından söylediği türküleri birkaç Anadolu vilayetinden başka yerlerde fazla dinleyeni olmaz. Arada bir misafir sanatçı olarak çıkarıldığı televizyon programlarında sürekli olarak yer bulamaz.  Gençtir, yakışıklıdır. Elbette âşık olduğu bulutlara söylediği dertli türküleriyle, Kızılırmak‟ın sellerinin akışına bırakıp bilinmez diyarlara gönderdiği dizeleriyle sevdasını dile de getirmiştir. Duyan olmuş mudur, karşılık bulmuş mudur orası bilinmez. Lakin askerlik sonrası evlenip, evini yuvasını kurar. Aile geçindirmek zordur. Emaye ve çelik ürünleri üreten bir fabrikaya işçi olarak girer. İki erkek evladı olur. Geçim yükü ağırlaşmıştır. Boş zamanlarında seyyar köftecilik de yapmaya başlar. Sempatik ve mütevazı bir köfteci olan Recep‟in müşterileri genellikle sanatsever, müzik tutkunu insanlardır. Onun leziz köftelerinden tatmanın yanı sıra sesinden türküler dinlemek için de sıraya girerler. Düğünlerde kimseyi kırmaz. Özellikle garibanların mutlu günlerinde sahne alıp insanları coşturur. Çoğunluğundan ücret bile almaz.  İçindeki müzik ve eğitim sevdası hiç körlenmemiş, aksine daha da alevlenmiştir. Bu sebepten bağlama çalmayı öğrenir, besteler ve derlemeler yapar. Çok zor şartlarda eğitimini ön lisans seviyesine kadar ilerletip okumaya, kendini geliştirmeye başlar. 

            Nihayet emekli olup zamanını genişlettiğinde profesyonel olarak hayallerini geçekleştirmek için harekete geçer. İki adet düğün salonu açıp işletmesini yapmaya çalışır. Lakin ticaret adamı değildir. Hesap, kitap bünyesine fazla oturmaz. Bir ara belediye konservatuarında öğrencilere danışmanlık ve öğretmenlik yapar. Bu işi çok sever ama onun da kendine göre engelleri ve zorlukları vardır.  Hiçbir STK ve yerel yönetimden destek göremez. Zira bizim insanımıza ekonominin sanat ile aynı anda gelişebileceği, sanatçılarına sahip çıkmayan şehirlerin gelişmelerinin mümkün olamayacağını anlatmak, betonu iğne ile kazmaya çalışmak kadar zordur. Her nedense kendini insanının, değerlerinin kıymeti de fazla bilinmez. Yıllardır “Sen, ben, bizim oğlan” mantığıyla yönetilen yerel idareler kültür ve sanata ayırdıkları payları, dışarıdan getirdikleri çoğunluğu yeteneksiz, sıradan şair, yazar, ses sanatçılarına harcarlar. Önemli organizasyonlarda, konserlerde Recep Alemdar gibi Anadolu'nun nadide bir sesi yer bulamaz. Bu durum hem kendisini hem de sevenlerini üzer ve düşündürür. Bu şehrin insanlarının tamamı aynı lokantadan yemek yemek, aynı mahallede oturmak, aynı sokaklarda yürümek, aynı, aynı bakkaldan alışveriş etmek, aynı şeylere üzülüp sevinmek, aynı kitapları okumak, aynı kuyuya taş atmak zorunda değiller ki… Aynı bayrak altında yaşamamız, ülkemizi milletimizi sevmemiz, aynı milletten olmamız yetmiyor mu? Başka illerde yıldızları parlatılıp tanıtımları yapılarak ülke müzik piyasasına oturtulan müzisyenler gibi bizimkilerin önü neden açılmaz? Seyrani Baba, Ahmet Gazi Ayhan gibi değerlerimizin bile sonradan farkına vardığımız için kültürümüz yerinde saymaya devam etmektedir. Başka yerlerde olsaydı doğduğu köyün en dikkat çeken yerine kocaman bir kabartma resmi yapılarak, altına “Recep ALEMDAR” bu köyde doğdu yazdırılırdı. Villalarda, köşklerde yaşatılırdı.  Kim bilir böyle müstesna bir kişilik ve sese sahip olabilecek başka ses sanatçısı kaç sene sonra çıkabilecek bu topraklardan. Lakin Recep umutludur. Hiç hayallerinin üzerini kara bulutlarla örtmeyi düşünmemiştir. O doğuştan yeteneklidir. Sesi Allah vergisidir. Torunu Nehir Nisa ALEMDAR‟ ın Dünya çello birincisi olması ailesin de bu yeteneğin ispatıdır. Yani, armut dibine düşmüştür. 

               Ben onu Kayseri Lisesi'nin önündeki ulu çınarlara benzetiyorum. Gölgesinde birçok genç yeteneği barındırıp önlerini açmaya hazır vaziyette bekleyen, çevremizdeki müzisyenleri, aşıkları, saz ve söz üstatlarını toparlayıp yön verecek, ilimize ve Türk kültürüne önemli katkılar yapabilecek bir değer. Yeter ki fırsat verilip imkân tanınsın…  Henüz vakit geçmiş değil, böyle bir değerimizin verimlilik zamanında kıymetini  bilip, tecrübelerinden, yeteneğinden yaralanma zamanı. Zira o hiçbir zaman karamsarlığa, umutsuzluğa kapılmadan iyi niyetli, güzel çalışmalarıyla ellerini yıldızlara uzatmaya devam ediyor. Belki yıldızları yakalaması mümkün olmayacak ama şahsen ben Ay Dedeyi tutacağına inanıyorum. Bu sebepten kendisinden yeni çalışmalarla Anadolu‟nun sesini daha da yükseltmesini bekliyoruz. Allah şahsına, ailesine, sevdiklerine uzun ömürler versin… Yolu bahtı açık olsun… İyi ki varsın Recep ALEMDAR… 

Abdullah AYATA - Çıngı 65. Sayı